Kiliselerarası Birlik Duası Haftası kapanışı akşam duası münasebetiyle, Ermeni Katolik Cemaati Ruhani Reisi Pek Muhterem Başepiskopos Levon Zekiyan'ın sözü
Kadasetli Ekümenik Patrik Cenapları temsilcisi Pek Muhterem Diakonos Bosforios,
Ամենապատիւ Սրբազան Պատրիարք Հայր, Ձերդ Սրբազնութիւն Տ․ Սահակ, յոյժ սիրեցեալ Եղբայր,
Pek muhterem Monsenyör Remzi Garmou, Türkiye Keldani Kilisesi Diyarbakır Arkiepiskoposu,
Pek muhterem Monsenyör Massimiliano Palinuro, Latin Katolik Kilisesi Papalık Vekili,
Pek muhterem Monsenyör Orhan Çanlı, Süryani Katolikleri Patrik Vekili,
Şehrimizde bulunan tüm Kiliselerin ve Kilise topluluklarının ruhban kardeşleri ve temsilcileri,
Aziz mümin Kardeşlerim,
Sözlerime ülkemiz topraklarında doğup yetişen, Hıristiyan kültür ve teolojisi alanlarında zirvelere konmuş, Tarsus kentinin tarih boyu en ünlü episkoposları arasında sivrilen Nemrunlu Aziz Nerses’in çoklarınca belki bilinmeyen, fakat kesinlikle göz ardı edilemeyecek, oldukça keskin sözlerine bir atıfla başlamak isterim.
Bu sözleri; bu yıl ebediyete intikalinin 850’ci yılını kutladığımız Şınorhali, yani “Lütuf ve ahenk dolu” Aziz Nerses Gatoğigos’un küçük yeğeni olan Nemrunlu Nerses, henüz 24 yaşında iken, tahminen 1176-77 yıllarında, büyük amcasının emriyle konuştuğu Sünodal Nutuk’ta sarfetmiştir. Bu nutuğa, o yıllarda ısrarla gündeme gelen; Kiliselerin, özellikle Ermeni ve Bizans Kiliselerinin birliği konusu vesile olmuştu. Genç Nerses nutuğunda, kendisinden çok yaşlı olan ve tarihi Ermeniye’nin her yöresinden Fırat’ın üst akışı üzerinde bulunan Rumkale’de (Hromkla) toplanmış kırktan fazla Ermeni episkoposuna şöyle hitap ediyor: “Bakın kardeşler, bakın, çılgınlığımız ne raddelere varıyor! Bizler hepimiz, Ermeni, Rum, Süryani, soframızın üzerine konmuş olan ekmeği birlikte rahatlıkla yeriz; bu, Rum ekmeğidir, Ermeni ekmeğidir, Süryani ekmeğidir diye bir ayrımda bulunmayız. Fakat o andan itibaren ki, aynı ekmeğin üzerine Rabbimiz İsa Mesih’in kutsallar kutsalı ismi okunur ve o basit ekmek Rabbimizin gerçek teni olur; Ermeni, Rum’un kutsadığı ekmekten, Rum Ermeni’nin kutsadığı ekmekten, keza Süryani ötekilerin kutsadığı ekmekten hoşlanmaz; olsun Rumlar, olsun Ermeniler, olsun Süryaniler diğerinin kutsadığı ekmekten çekinir, uzak kalır, o aynı ekmekle herhangi bir ilişkide bulunmayı reddeder. Aziz kardeşlerim, bu çılgınlığımızın haddi sınırı yoktur…”.
Tabii Nemrunlu Nerses, keza herhangi bir Kilise Babası veya Mürşidi, İncili Şerif değildir. Fakat Nerses’in yukarıya aktardığımız sözleri, sanırım hepimizi ve her birimizi, hatta tüm Hıristiyanları, cidden ve derinliğine üzerinde düşünmeye, o sözleri en ciddi şekilde nazarı dikkate almaya sevk etmelidirler.
Bu kısa, fakat sanırım, ciddiyet ve güncelliği tartışılamayacak girişten sonra, bugün dilek ve amacım; sizlerle beraber, bizleri burada bir arada toplayan “Ekümenizm” denen hareketin kavramsal içlem ve kapsamı üzerine ve yine, bu hareketin temel hedefi olarak bilinen “Kilise birliği”nin içlem ve kapsamı üzerine, ve doğrudan konunun özüne giden bir şekilde kısaca bazı düşünceler, müşahede ve mülahazalar paylaşmaktır.
I. “Ekümenizm” kavramı ve tarihçesi
“Ekümenizm” sözcüğü, yakın geçmişimizde, özellikle maziden gelen bir Hristiyan kültürü geleneğine sahip ülkelerde, yani Batı dünyasında, oldukça sık kullanılan, dolayısıyla, Latince uti et abuti (kullanmak ve istismar etmek) atasözünün de teyid ettiği gibi, sıkça istismar olunan bir sözcük haline gelmiştir. Bu bağlamda, “ekümenik” sözcüğü genelde şu değişik alanlara uygulanmıştır: a) farklı görüşler arasında uzlaşma ve uzlaştırma çabaları; b) farklı dinler arasında var olan veya geliştirmek istenen diyalog, diyalog çabaları, daha sarih bir ifadeyle, dinler arası konuşmalar ve diyalog; c) Hıristiyanlığın çeşitli ritleri/usulleri arasında uzlaştırıcı, karşılıklı saygı ve sevgiye yöneltici tutumlar; d) nihayet Hıristiyanlığın çeşitli mezhepleri arasında bir zamanlar var olan asli birliğe dönebilme çabalarını kasteden hareket ve tutumlar. Kısaca, barışçı, uzlaştırıcı, ortak paydalar peşini izleyen her anlayışa ve çabaya “ekümenizm” niteliği atfedilmiştir ve halen çoğu kez edilmektedir.
Oysa bir teoloji algısı olarak “ekümenizm” kavramının tarihi aslı ve gelişimi 20. yy.ın Yirmilerinde Belçika’nın, özellikle Belçika Kilisesinin büyük tarihi önemi haiz Malines Başepiskoposluk kentinde, Başepiskopos Kardinal Mercier tarafından (Désiré-Félicien-François-Joseph Mercier, 1851-1926), 1920 İngiltere Lambeth Konferansı’nın “Reunion of Christendom” önerisinin kabulü ile başlayan, ve Katolik Kard. Mercier ile Anglikan Lord Halifax’ın (Edward Frederick Lindley Wood, 1881-1959) önderliğinde yapılan, Malines sohbetlerine bağlanır. Gayrı resmi bir mahiyet taşıyan bu konuşmalar, modern ekümenizm anlayışının tarihi dayanakları olmuştur. 1948 yılında Hollanda’da, Amsterdam’da kurulan ve bilahare İsviçre’de Cenevre’ye nakledilen Dünya Kiliseler Ekümenik Konseyi, Malines konuşmalarının doğrultusunda “ekümenik” anlayışın Kiliseler ve mezhepler arasında yayılmasının ve pekişmesinin en önemli aşamalarından biri olmuştur. 1961’de New Delhi Genel Kuruluna İlk kez olarak Rus ve başka Doğu Kiliseleri ve 1968 Uppsala Genel Kuruluna ilk kez olarak Katolik Kilisesi de katılmışlardır. Ne var ki, daha önce, 1962 yılında Roma’da başlayıp 1965 yılına kadar süren ve Katolik Kilisesi tarafından düzenlenmiş olan 2. Vatikan Konsil’ine gerek Halkedon Ortodoks geleneğine mensup, gerek Halkedon-öncesi geleneğini sürdüren hemen hemen bütün Doğu Kiliseleri ile Anglikan ve Lutheran Kiliselerinden başlayarak bir çok Evanjelik veya Protestan Kiliseleri katılmıştı. Şöyle ki, Katolik Kilisesinin Uppsala Genel Kuruluna katılması için zemin zaten hazırdı.
2. Vatikan Konsilinin en önemli belgeleri arasında yer alıp ilk kelimeleri Unitatis Redintegratio (Birliğin yeniden tesisi) olan ve, Katolik Kilisesi geleneğine göre, ismini bu kelimelerden alıp 21 Kasım 1964’te Papa VI. Paulus tarafından resmen yayınlanan De Oecumenismo (Ekümenizm hakkında) Dekreti de, zaten bu ilk sözcüklerin de açıkça belirttiği gibi, ekümenik anlayış ve hareketinin Hıristiyan dini dahilinde mezhepler arası bir teolojik ve ekleziolojik diyalog algısından başlayıp tarihin akışı içerisinde birbirinden ayrılmış bu mezheplerin yeniden birbirlerini bulup ve tanıyıp eski, asli, orijindeki birliği ihya etmesini, bu süreç içinde sarfedilen çabaları, başvurulan yöntemleri, teolojik düşünme gelişmelerini, ekleziolojik ve idari önlemleri kasteder.
II. Kilisenin birliği anlayışı
Ekümenizm kavramı hakkında bu temel açıklamadan sonra, söz konusu hareket ve çabaların ereği olarak gösterdiğimiz, mezhepler veya Kiliseler arası birliğin genelde nasıl anlaşıldığına ve belki daha derin ve gerçekçi bir şekilde nasıl anlaşılabileceği, nasıl anlaşılması gerektiği hususuna da kısaca değinelim.
Tabii günümüzde, büyük Kiliselerin veya Kiliseler gruplarının geleneklerinde, Kilise’nin birliği, bu birliğin özü ve gereksinmeleri hakkında, her bakıma özdeşmeyen anlayışlar vardır: keza Roma Katolik Kilisesi, Ortodoks geleneğine ait Kiliseler, aralarındaki Bizans ve İslav, belki günümüzde daha gerçekçi olarak Bizans ve Rus farklılıklarıyla. Şüphe yok, Doğu’nun (yani Bizans Doğu’sunun) Kadim Ortodoks veya Halkedon-öncesi Kiliselerinin de, aralarındaki nüans farklarına rağmen, kendilerine has birlik algı ve anlayışları vardır. Bu algı ve anlayışlar, Lutheran ve post-Lutheran geleneklerinde daha da çeşitli nüanslara bürünebilmiştir.
Fakat ortak bir payda aramak gerekirse, sanıyorum, genelde şunu diyebiliriz: Hemen hemen bütün Kiliselerde, değişik şekillerde de olsa, kullanılan bir “tam birlik” kavramı mevcuttur ve Kiliseler, bu tam birliğin henüz gerçekleşmiş olmadığı kanısındalar. Nitekim Kiliseler arası Kutsal Komünyon, resmiyette henüz kabul görmemiştir. Kişisel istisnalar muhakkak vardır, bendeniz de bu istisnalar grubundayım, fakat yine atasözü hikmetinin buyurduğu gibi, İstisnalar kuralı teyid ederler.
Bu hususu öncelikle açığa koyduktan sonra, bu genel çizgiye istisna teşkil eden çok önemli bir olayı nakletmeme müsaadelerinizi arz edeceğim. Yıl 1993, gün 13 Aralık Pazar. Papa Aziz II Johannes Paulus, Roma Papalık Doğu Enstitüsünü ziyaret etmekte. Bu anıyı sizlere aktaran bendeniz de kabulde hazır bulunan Enstitü öğretim üyeleri arasında. Enstitünün Doğu Kiliseleri hakkında dünyanın en zengin koleksiyonuna sahip kütüphanesinde yapılan resmi kabul töreninden sonra Papa Hazretleri Kütüphanenin iç kesiminde Enstitünün Hocalarıyla, daha samimi bir ortamda, görüşmek istedi ve orada tarihe yazılacak, sonradan kaleme aktarılan, şu doğaçlama sözleri söyledi:
Bizler biriz. Akıl dışıdır: Biz ayrılmışızdır, biz “ayrılmış kardeşler”iz demek. Bu doğru olabilir, eğer kisvelere de bakılırsa: Biraz ayrılmış, biraz bölünmüş, biraz farklı. Farklıyız, evet! Fakat benim ikrar ettiğim Hıristiyan inancı, Soloviev’in ikrar ettiği aynı inançtır. Ben Kilisenin bölünmüş olmasını kabul edemem. Mesih’in Kilisesi birdir. Belki bazı bölünmeler vardır. Varsa, bu ayrı bir konudur. Onları aşmalıyız, nitekim Kilise birdir. Mesih’in Doğu ile Batı arasında Kilisesi ancak bir olabilir, bir ve birleşmiş.
Aziz Kardeşlerim, Hıristiyanlık bünyesinde en yetkililer arsında bulunan, Katolik Kilisesi bünyesinde ise en yetkilisi olan bir büyük önderin sözlerini dinledik. Nemrunlu Nerses hakkında söylediğim gibi, tabii Papa’nın bu sözleri de İncili Şerif değildir, fakat hepimizi ve her birimizi en ciddi şekilde ve anlamda tekrar ve tekrar düşünmeye sevk eden bir çağrı niteliğindeler.
Sanırım Papa’nın bu doğaçlama sözleri üzerine teolojik derin bir düşünme geliştirebiliriz, geliştirmeliyiz. Bunu, acizane güçlerimle, günümüz ekümenizminin en önde gelen simalarından Kardinal Walter Kasper’in 70. yıldönümüne adanmış Festschrift’te denemiştim. Nitekim bu fani dünyada Kilisenin dört temel özelliklerinden hiçbiri mükemmel bir gerçeklik arz etmez, edemez de. Bunun en açık göstergesi, “azizlik” özelliğine bağlıdır. Kilise, özü itibariyle, içindeki Kutsal Ruh’un sürekli ve engin varlığıyla, lütuflarıyla, etkinlik ve ilhamlarıyla kuşkusuz aziz ve kutsaldır; fakat aynı zamanda, onun mensupları, İsa’nın bu mistik bedeninin uzuvları olan biz günahkârlar nedeniyle günahkârdır da. Bir zamanlar Aziz Ambrosius’a atfedilen, fakat muhakkak Kilise Babaları dönemine ait, Kilise hakkında söylenmiş şu müthiş sözler bize yol gösterici olmalı: sancta meretrix, aziz veya kutsal fahişe! Evet, Kilise aziz fahişedir. Bu fani, geçici dünyada Kilisenin en derin özü budur: hem aziz, hem günahkâr; hem evrensel, hem yerel; hem resulî, hem sahte resuller barınağı. Durum böyle olunca, niçin yalnız Kilisenin “birlik” özelliği için kendi kendimize bir istisna yaratalım, ve karşılıklı olarak Kutsal Komünyon’u birbirimize engelleyelim? Düşünebilirmiyiz, mümkün olabilir mi ki, Rabbimizin Ulu Pederine, insanlığın kurtuluşu için çekeceği o müthiş, akla sığmaz, dile gelmez ızdıraptan hemen önce, bu dünyadan yükselttiği son istirham, son dua bugüne dek dinlenmiş, gerçekleşmiş olmasın?
III. Doğu Katolik Kiliseleri
Bu genel bağlamda, sözlerime son vermek üzere, bendenizin de bağlı bulunduğu Doğu Katolik Kiliseleri hakkında da iki kelime sarf etmeme müsaadelerinizi arz edeceğim.
Çoğu zaman günümüzde de varlığını hissettiren yanlış bir algı hüküm sürmüştür. Maalesef tarihte, bu yanlış algıyı doğrulayan gerçekler ve gelişmeler olmuştur, belki ara sıra bugün de rastlanabilir. Bu demek, bu Kiliselerde varlık ve etkisini hissettirmiş olup geçmiş yüzyıllarda bazen çok güçlü bir şekilde tezahür etmiş olan latinleşme süreci. Bin şükürler olsun, bu süreç yüzde yüz yok olmuş değilse bile, önce büyük Papa XIII. Leo’nun açık ve kesin talimatlarıyla, bilahare 2. Vatikan Konsil’inin öğreti ve nizamnameleriyle gücün hissedilir oranda yitirmiştir. Fakat ünlü Almak Katolik tarihçisi Hubert Jedin’in geçen yüzyılın Altmışlı yıllarında söylemiş olduğu gibi, Papa XIII. Leo’nun prensip ve talimatı henüz tam anlamıyla uygulanmaya girmemişti. Günümüze dek, son almış yıllarda, birçok olumlu yeni adımlar kaydedilmiş olsa bile, ortaya konmuş mesele için çözümü bugün tam kıvamındadır demek, fazla iyimserlik olabilir.
Temel prensip olarak, bizler Doğu Katolikleri, büyük Latin Katolik ailesinin bir parçası değiliz. Bizim ritimiz, yani usulümüz; liturgiyamız, yani ibadetimiz; spiritüalitemiz, yani ruhaniyetimiz farklıdır; aksine, çok büyük oranlarda, aynı usule mensup Doğu kardeşlerimizin tarz, yaşam ve uygulamalarıyla ortaktır.
Bu gerçeği özellikle vurgulamak istedim, zira günümüzde de Kiliseler arası, ekümenik mahiyet taşıyan veya taşımak isteyen bazı kurullarda, toplantılarda, Doğu Katolik Kiliseleri yer bulamamaktadır. Meclis dışı olmak üzere, bir tek örnek sunayım: Venedik’te mevcut “ekümenik” kurulu. Ünlü Sen Lazar adasında merkezli ve Ermeni ruhaniyetinin en mümtaz temsilcilerinden, 20. yy. ekümenizminin iki yüzyıllar önce, avant-lettre diyeceğimiz, ender öncüsü olan Sivaslı büyük Mıhitar’ın şakirt ve izleyicisi Mıhitaryan Tarikatı, katolik olduğu için ve Latin Katolik Kilisesinin kurulda zaten mevcut olması nedeniyle kurul dışı kalmıştır. Önemli bir örnek teşkil etmekle birlikte, zikrettiğim bu durum, maalesef, tek değildir.
Aziz Kardeşlerim, sözlerime son verirken, biraz fazla uzattımsa, affınıza sığınırım, umarım mazur görürüsünüz. Zira “ekümenizm”in gerçekliği; ancak somut sorunları ele almakla, hayatın güncelliğinde dolaşmakla, hep birlikte el ele vererek mesafeleri daraltmakla, yanlış anlaşmaları her ne pahasına olursa olsun gidermeye çalışmakla, eksikleri ve hataları düzeltmeye canı gönülden gayret etmekle yaşar ve gelişebilir.
Sözlerimi, yakında yortusunu kutlayacağımız Ğevontyants ve Vartanants şehitlerinin anısına adanmış muhteşem ilahiyle kapatmama müsaadelerinizi arz ederim:
İnsanlar nesli için Pedere vakfolmuş barış armağanı,
Ey Mesih Allah,
Senin seçmiş olduğun şehitlerin yakarışlarıyla
Kiliseni pekiştir,
Ey hayırlar eyleyen Halaskâr, Sen ki insanı seven teksin.
Şehitlerinin akan kanıyla
Kilisenin dağılmış, hüzüne bürünmüş, ırmak gibi
Gözyaşları döken evlatlarını neşe içinde topla,
Sen ki, bizlere kurtuluş armağan eden lütufları ihsan eylersin.
Taksim, Surp Hovhan Vosgeperan Kilisesi,
28 Ocak 2023